|

İmam Hüseyin (Seyyid-üş Şüheda), Ali
(a.s) ve Peygamber-i Ekrem'in kızı Hz.
Fatıma'nın (a.s) ikinci oğludur.
Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi.
Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s)
şehit olduktan sonra Allah'ın emri ve
kardeşinin vasiyeti üzerine imamet
makamına ulaştı.[1]
İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti.
Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin
tümü Muaviye'nin hilafeti zamanında en
zor koşullar, acı durumlar ve en ağır
baskılar altında geçti. Çünkü birinci
olarak dini yasalar toplumda değerini
kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve
Resulünun isteklerinin yerini almıştı.
İkinci olarak da Muaviye ve dostları
bütün mümkün yollara baş vurarak Ehl-i
Beyt'i ve Şiileri ezip, Ali'nin (a.s)
ismini yok etmek istiyorlardı. Ayrıca
Muaviye, oğlu Yezid'in hilafet
temellerini atıp pekiştiriyordu. Halkın
bir kısmı Yezid'in hiç bir şeye bağlı
olmadığından onun hilafetine razı
değillerdi. Muaviye de muhalefetlerin
çoğalmasını önlemek için daha fazla
baskılara başvuruyordu.
İmam Hüseyin (a.s) ister istemez bu
karanlık günleri geçiriyor ve Muaviye
tarafından yapılan her çeşit ruhsal
işkence ve baskılara katlanıyordu.
Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü
ve oğlu Yezid babasının yerinde oturdu.[2]
Biat meclisi, Arapların içerisinde
saltanat, imaret ve sair önemli
konularda bir genelekti. Toplum
özellikle tanınmış kişiler bu konularda
sultana yahut emire biat eli
veriyorlardı. Biatin ardından
itaatsizlik etmek o kavme ar ve zillet
sayılırdı. Aynı zamanda imzaladığı
şeyden kaçmak kesin suç olarak
bilinirdi. Hz. Peygamberin siresinde de
bu, baskı olmadan yapılırsa geçerli
kılınmıştır.

Muaviye hayattayken tanınmış kişilerden
Yezid'e biat almıştı. Fakat İmam
Hüseyin'e (a.s) dokunmayıp, biat
teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu
Yezid'e vasiyet etti ki[3]
"Hüseyin b. Ali biat etmezse fazla ısrar
etme ve öylece bırak kalsın." Çünkü
Muaviye meselenin önünü ve arkasını
iyice algılayabilmişti.
Ancak Yezid, gururu ve çekinmemezliği
sonucu babası ölünce onun vasiyetini
unutup, Medine valisine emir verdi ki,
İmam Hüseyin'den benim hilafetime biat
etmesini iste, etmezse başını Şam'a
gönder.[4]
Medine valisi Yezid'in isteğini İmam
Hüseyin'e (a.s) duyurunca İmam ondan bu
konuda düşünmesi için vakit aldı ve
geceleyin ailesini de alarak Mekke'ye
hareket edip İslam'da resmen emniyetli
ve güvenceli yer olarak ilan edilen
Allah'ın Haremi'ne (Mekke'ye) sığındı.
Bu olay, hicretin altmışıncı yılında
Recep ayının sonları ve Şaban ayının
evvellerinde vuku buldu. İmam Hüseyin
(a.s) yaklaşık dört ay Mekke'ye
sığınarak yaşadı. Bu haber yavaş yavaş
İslam ülkelerine yayıldı. Bir taraftan
Muaviye devrindeki haksızlıklara razı
olmayıp Yezid'in hilafetine karşı
çıkanlar İmam Hüseyin'in (a.s) yanına
gelip yardım edeceklerine dair söz
veriyorlardı. Bir taraftan da Irak'tan
özellikle Kufe şehrinden aralıksız
mektup gönderip İmam Hüseyin'in (a.s)
Irak'a gelip Müslümanlara önderlik
ederek zulüm ve adaletsizliği yok
etmesini ısrarla istiyorlardı. Elbette
bu durum Yezid için çok tehlikeli idi.
İmam Hüseyin (a.s) hac mevsimine kadar
Mekke'de ikamet etti. Müslümanlar İslam
ülkelerinden grup grup hac amellerini
yapmak için Mekke'ye akın yaptılar. Bu
arada İmam Yezid'in onu öldürtmek
amacıyla hacı kılığında bir grup memur
gönderdiği haberini aldı. Bunlar amel
sırasında ihram altına gizledikleri
silahlarla İmam Hüseyin'i şehit
edeceklerdi.[5]
İmam Hüseyin (a.s) hac amellerini yarıda
keserek bir toplantıda kısa bir konuşma
yaptı ve Irak'a hareket edeceğini
bildirdi.[6]
Ve bu konuşmada şehit olacağını da
hatırlattı. Müslümanlardan onun
yardımına koşmalarını ve bu hedef
yolunda kanlarını vermelerini istedi.
Ertesi gün de Ehl-i Beyt'i ve dostlarını
alarak Irak'a doğru hareket etti.
İmam Hüseyin (a.s) biat etmemeğe kesin
kararlıydı. Bu yolda şehit olacağını da
iyi biliyordu. Umumi fesad, fikri
inhitat ve toplumun özellikle
Iraklıların iradesizliğiyle pekiştirilen
Ümeyye oğullarının büyük ve korkunç
savaş gücünün onu yok edeceğini
biliyordu.
Tanınmış kişilerden bir grup, İmamın
yanına gelip bu hareket ve kıyamın
tehlikesini hatırlattılar. Fakat o
hazret cevaplarında şöyle buyurdu:
"Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fesat
hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye
gitsem, nerede olsam da beni
öldüreceklerini biliyorum. Mekke'den
ayrılmamın nedeni ise, benim kanımın
dökülmesiyle Kabe'nin hürmetinin
kırılmamasıdır."[7]
İmam Hüseyin (a.s) Kufe yoluna koyuldu.
Daha Kufe'ye birkaç günlük yol varken
Kufe'de Yezid'in valisi tarafından,
kendi elçisinin ve tanınmış gerçek
dostlarından birinin şehit olup valinin
emri ile ayaklarına ip bağlanıp Kufe
sokaklarında gezdirildiğini duydu.[8]
Kufe ve yöresinin sıkı gözaltına
alındığını ve İmam'la savaşacak mücehhez
bir ordunun hazırlandığını duyunca
ölümden başka bir yol kalmadığını
anladı. İşte burada şehit olmak için
kesin karar aldığını açıkça belirtti.
Kufe'nin yaklaşık olarak yetmiş
kilometre yakınlarında Kerbela ismindeki
bir çölde Yezid'in ordusu onları
ablukaya aldı. Sekiz gün burada
kaldılar. Bu arada günden güne abluka
çemberi daralıyor ve sürekli düşmanın
sayısı çoğalıyordu. Bilahare İmam (a.s)
çok az ashabıyla birlikte otuz bin
kişiden oluşan ordunun muhasarasında
kaldı. Ve Kufe'ye doğru hareketini devam
ettirdi
Bu bir kaç gün içinde İmam Hüseyin
(a.s), ordusunun yerlerini ayarlayıp
dostlarını tasfiye etmeye karar aldı.
Ashabına seslendi. Kısa bir konuşmada
şöyle buyurdu: "Bizim ölüm ve
şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben
biatımı sizden kaldırdım. Gitmek
isteyen, gecenin karanlığından
faydalanıp kendisini bu tehlikeli
meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek
beni öldürmek istiyorlar."
Daha sonra ışıkların söndürülmesine emir
verdi. Maddi maksatlar için İmam
Hüseyin'e (a.s) koşulanlar sahneyi
terkedip dağıldılar. Fakat hak
aşıklarından çok azı (40 kişiye yakın
yaranı) ve Beni Haşim'den olan
akrabaları kaldılar.
İmam Hüseyin (a.s) yine kalanları
toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu:
"Sizden her kim isterse gecenin
karanlığından faydalansın ve kendisini
tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni
istiyorlar." Fakat bu defa İmamın
vefalı dostları bir bir kalkıp, çeşitli
beyanlarla cevap verdiler ki, biz hiçbir
zaman senin önder olduğun hak yolundan
dönmeyeceğiz. Senin temiz eteğinden
kopmayacağız. Ve elimiz kılıç tutana,
kan damarımızdan akana dek savaşıp,
senin hürmetini koruyacağız.
[9]
Muharrem ayının dokuzuncu gününün
sonlarında son teklif (ya biat ya savaş)
düşman tarafından İmama ulaştı. Hazret o
geceyi ibadet için vakit alıp yarınki
savaşa hazırlandı.[10]
Hicretin 61. yılı Muharrem ayının 10.
günü İmam, bir avuç dostlarıyla (toplamı
doksan kişiden azdı. Kırk kişi önceden
yanında olanlar ve otuzdan biraz fazlası
savaş günü ve gecesi düşman ordusundan
dönenler, diğerleri de İmamın Haşimi
akrabaları. Örneğin oğulları,
kardeşleri, kardeşi ve bacısı oğulları
ve amcası oğullarıydı) sayısız düşman
ordusu karşısında saf çektiler ve savaş
başladı.
O gün sabahtan akşama kadar savaştılar.
İmam Hüseyin (a.s), Haşimi gençleri ve
sair dostları son kişiye kadar şehit
oldular. (Şehitlerin içinde İmam
Hasan'ın (a.s) iki küçük oğlu, İmam
Hüseyin'in bir küçük oğlu ve daha
kundakta olan bir yavrusunu da
saymalıyız.)
[11]
Savaş bittikten sonra düşman ordusu,
İmam'ın (a.s) haremini yağma ettiler ve
çadırları ateşe vererek şehitlerin
başını kesip elbiselerini çıkardılar.
Cesetleri defnetmeden Ehl-i Beyt
esirlerini teşkil eden sığınaksız
kızları ve kadınları, şehitlerin
başlarıyla birlikte Kufe'ye doğru
hareket ettirdiler. (Esirlerin içinde
erkek olarak İmam Hüseyin'in (a.s) yirmi
iki yaşındaki oğlu dördüncü İmam
Zeynelabidin (a.s) ağır hasta olarak,
bir de onun oğlu beşinci İmam Muhammed
b. Ali ve İmam Hasan'ın (a.s) oğlu
Hasan-ül Müsenna da bulunuyorlardı.
Hasan-ül Müsenna savaşta ağır yaralı
olarak şehitlerin içinde kalmıştı. Fakat
son anlarda diri olarak bulundu. Düşman
komutanlarının birinin arabuluculuğuyla
başı kesilmedi ve esirlerle birlikte
Kufe'ye götürdüler.) Kufe'den de
Dimeşk'e, Yezid'in yanına götürüldüler.
Kerbela vakıası, kadınların esir alınıp
şehirlerde gezdirilmesi, (esirler içinde
bulunan) Hz. Ali'nin (a.s) kızı (Zeynep)
ve dördüncü İmamın Kufe ve Şam'daki
toplantı yerlerinde konuşmaları Ümeyye
oğullarını rezil etti ve Muaviye'nin
yıllarca yaptığı tebligatı etkisiz
bıraktı. Hatta Yezid, Kerbela'da
memurları eliyle yapılan bu işlerden
kendisini temizlemeye çalıştı. Kerbela
vakıası, etkisi geç olmakla beraber
Ümeyye oğullarını saltanattan düşürmekle
birlikte Şia'nın kökleşmesinde büyük bir
amildi. Gösterdiği en yakın etki çeşitli
kıyamlar ve bunun yanı sıra da on iki
yıl süren kanlı savaşlardır. Öyle ki,
İmam Hüseyin'in (a.s) katillerinden
hiçbiri intikam pençesinden kurtulamadı.
Tarihin İmam Hüseyin (a.s) ve Yezid'le
ilgili bölümü okuyup o zamanın hakim
sistemi üzerinde araştırma yapan kimse
bilir ki İmamın bir yolu seçmekten başka
bir seçeneği yoktu. O da şehit olmaktı.
İslam dininin apaçık bir şekilde
ezilmesine neden olan biat, hiçbir
koşulda İmam Hüseyin için mümkün
değildi.
Çünkü Yezid, İslam dinine ve kanunlarına
saygı göstermemekle yetinmeyip, İslam'ı
ezmeğe korkusuzca tezahür eden bir
kişiydi.
Fakat geçmişleri (babası), dinin
kanunlarına din adına muhalefet ediyor
ve zahirde dine saygı gösteriyorlardı.
Hatta halkın inandığı Peygamber (s.a.a)
ve sair dini şahsiyetlere yardım edip,
onların yanında bulunmalarıyla iftihar
ediyorlardı.
İşte buralardan, bazı tarihçilerin İmam
Hasan ve İmam Hüseyin hakkında ortaya
sürdükleri görüşlerin yanlış olduğu
aydınlığa kavuşmuş oldu. Bazıları
diyorlar ki İmam Hasan ve İmam Hüseyin
iki değişik tabiata sahiptiler. İmam
Hasan sulhsever idi. Kırk bin askeri
olmasına rağmen barışı kabul etti. Fakat
İmam Hüseyin savaşı tercih etti. Nasıl
ki kırk kişi olmasına rağmen Yezid'le
savaşa kalktı.
Çünkü görüyoruz ki Yezid'e biat etmeği
kabul etmeyen İmam Hüseyin (a.s) on yıl
kardeşi gibi Muaviye'nin hükümeti
döneminde yaşadı (Kardeşi de on yıl
yaşamıştı) Ama hiçbir zaman muhalefet
etmedi. Gerçekten de İmam Hasan ve İmam
Hüseyin Muaviye ile savaşsalar da
öldürüleceklerdi ve bunların ölümü
İslam'a hiçbir faydası olmayacaktı.
Kendisini doğru yolda gösteren, sahabe,
vahiy yazarı ve müminlerin dayısı
tanıtan ve her hileye başvuran
Muaviye'nin siyaseti karşısında etki
etmezdi.
Kaldı ki elindeki imkanları kullanıp
onları kendi dostları vasıtasıyla
öldürtüp kendisi yas tutabilir ve
kanlarını almak isterdi. Nitekim üçüncü
halifeye de aynı muameleyi yapmıştı.
[1]-
İrşad-i Müfid, s.179. İsbat-ül Hüdat,
c.4, s.168-212. Mes'udi'nin "İsbat-ul
Vasiyye" kitabı, Tahran baskısı, yıl
1320, s.125.
[2]-
İrşad-i Müfid, s.182. Tarih-i Yakubi,
c.2, s.226-228. Fusul-ul Mühimme, s.163.
[3]-
Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.88.
[4]-
Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.88.
İrşad-i Müfid, s.182, El İmametü ves
Siyase, c.1, s.203, Yakubi Tarih-i, c.2,
s.229, Tezkiret-ul Havas, s.235.
[5]-
İrşad-i Müfid, s.201.
[6]-
Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.89.
[7]-
İrşad-i Müfid, s.201. Fusul-ul Mühimme,
s.168.
[8]-
İrşad-i Müfid, s.204. Fusul-ul Mühimme,
s.171. Makatil-ut Talibiyyin, İkinci
baskı, s.73.
[9]-
İrşad-i Müfid, s.205. Fusul-ul Mühimme,
s.171. Makatil-ut Talibiyyin, s.73.
[10]-
Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.98.
İrşad-i Müfid, s.214.
[11]-
Bihar-ul Envar, Kompani baskısı, c.10,
s.200, 202, 203. |